1993 yılında kurduğu Pinema Filmcilik ile Türkiye’deki film dağıtım ekosistemini kökten değiştirerek Hollywood devlerini Türk seyircisiyle buluşturan Pamir Demirtaş, vizyoner kimliğiyle sinemamızın küresel köprülerinden biri konumunda. Oliver Stone, Francis Ford Coppola ve Luc Besson gibi dünya sinemasının efsane isimlerini İstanbul galalarında ağırlayacak kadar güçlü uluslararası dostluklar kuran Demirtaş, sadece yabancı yapımları ülkeye getirmekle kalmıyor; Türk sinemasını da küresel pazara açıyor.
Demirtaş ile sağlık kontrolleri için geldiği İstanbul’da konakladığı Le Meridien’de buluştuk. Sinemanın dününü ve bugününü sırtlayan deneyimli yapımcıyla; beyaz perdenin geleceğini ve sinemaya adanmış bir ömrün perde arkasını konuştuk.

- Pamir Demirtaş ne eğitimi aldı, Türkiye’de film sektörüne nasıl ve neden girdi?
Aslında çocukluğumdan beri hayalim olan işi yapıyorum. Bu hayalin bende oluşmasının en büyük etkeni Mersin’de yakın dostum Muhsin Eskidemir’in bir sinema sahibi olmasıdır. Hollywood sinemasına karşı hep bir merakım vardı ve fırsat buldukça her filmi izliyordum.
Bu ilgim Boğaziçi üniversitesini kazanıp İstanbul’a geldiğimde de devam etti. Önce okulun sinema kulübüne girdim. Sonra birçok film şirketinde çalıştım. Her türlü işi yaptım, sistem nasıl işliyor gözlemledim ve ‘ben bu işi uluslarasın yapmalıyım, benim yerim Hollywood dedim.’

- Film sektöründe hızlı bir yükselişiniz var. Kendi şirketinizi kaç yaşındaydınız ve bu aşamada sektörden size destek verenler oldu mu?
1980-1990’lar döneminde en büyük film şirketlerinde yönetici olarak görev yaptım. 1993 ün Ocak ayında Pinema Film’i kurdum. Pinema’yı kurduğumda henüz 25 yaşındaydım. Bu işi layıkıyla yapacağımdan çok emindim ve o süreçte eski sinemacı dostlarımdan çok destek gördüm. Bunların başında İrfan Ünal, rahmetli Türker İnanoğlu, İrfan Atasoy gibi isimler vardı. Faruk Bayhan’ın da ilk günden itibaren bana güvenmesi benim için çok önemliydi.
- Şirketiniz kanalıyla Amerika’dan birçok filmi Türkiye’ye getirmek nasıl gerçekleşti. Bu kadar kolay mı? Amerika bağlantınızı nasıl kurdunuz?
Çok kısa sürede dünyanın sayılı büyük şirketlerinin Türkiye dağıtımlarını üstlendim ve hızlı yükselişimiz böyle başladı. Ardından Türkiye’ye film satmayan şirketleri aracısız olarak bize film satmaya ikna ettik. Los Angeles ve Hollywood’ta doğru hamleleri yaparak popüler oldum. Yabancı firmaların sevdiği tarzda işimi icra ediyordum. İşimi her zaman severek yapmam en büyük etkendi elbette. Hep “Daha iyisini nasıl yaparım?” sorusuyla devam ettim. Bunu bilen ve gören birçok şirket yani rakiplerim, daha fazla paralar önerse de yapımcılarla kurduğum dostluklar nedeniyle beni tercih ettiler.
90’ların sonlarında video tam bitti derken Mehmet Ellik ile P&P Home Video’yu kurduk. O dönemde Columbia Pictures, Universal, Paramount ve Dreamworks’un Türkiye ofisleri gibi olduk. Çok başarılı olduk ve yılın distribütörü seçildik.
Halkın içinden gelip, sokağa ve sinema kültürüne hâkim olmak film seçimlerini doğru tespit etmemi sağladı.

- Türkiye’ye getirdiğiniz starlar kimlerdi ve ünlü yönetmen Oliver Stone’dan Türkiye için özür yazısını nasıl aldınız?
Türkiye’ye dünyanın sayılı isimlerini kendi filmleriyle beraber getirdim;
Francis Ford Coppola, Oliver Stone, Claude Lelouch, Vadim Perelman, Mario Kassa, Paul Verhoven, Luc Besson ve Milla Jojovich bu isimlerden bazıları. Oliver Stone’u ‘Alexander’ filmi için Türkiye’ye getirdiğimde, kendisinden ‘Midnight Express’ filminde kırmış olduğu tüm Türk halkının kalbi için özür yazısı aldım, benim için bu çok önemliydi. Milyonların kalbi kırık, ülkenin dışarıdaki algısı bir film üzerineydi. Bunu kırmak çok önemliydi. Burada da bitmedi, Alan Parker (Yönetmen) ve Oliver Stone arasındaki tartışma uluslararası basında daha da büyüdü, benim için bunu ülkem adına yapmak önemliydi.
- Los Angeles’ta film camiasında çok popüler bir isim olmayı nasıl başardınız?
Miami ve San Francisco’da Türk Kültür ve Turizmi adına Türk Film Festivalleri düzenledim. Hepsi birbirinden başarılı ve güzel geçti. Çok büyük paralara yapılamayacak tanıtımı kültür sanat sayesinde çok daha ufak rakamlarla becerdik.
- Amerikan Film sektörü yapay zekayı ne zamandır kullanıyor ve sektörün geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yapay zekâ çok kullanılmaya başlandı. Açıkçası benim çok iyi bildiğim veya sevdiğim bir şey değil. Film sektörü için, bence yapay zeka insanların duygularını, kültürlerini, inançlarını, sevgilerini verecek güçte değil, ancak tabi ki yapım konusunda birçok şeyi kolaylaştıracak, masrafları azaltacak. Günümüzde sırf yapay zekayla yapılan filmler var. Yapay zekanın birçok insanın iş hayatını etkileyeceğine inanıyorum.

- Aynı zamanda Amerikan vatandaşısınız ve Miami’de yaşıyorsunuz. Ancak sektörün kalbi Los Angeles diye biliyoruz. Neden Miami?
Miami’yi Los Angeles’a tercih ettim. Bana daha güzel geldi. Kültürlerin barış içinde birleştiği bir eyalet Florida. Miami’yi Florida’yı seviyorum. Şu anda benim tarzımda düşünen birçok kişi de Los Angeles’tan ayrılıyor. Miami’de sektördeki insan sayısı her geçen gün artıyor.
- Keşke yapmasaydım dediğiniz bir şey oldu mu hayatınızda?
2011 senesinde Hollywood’tan aldığım Los Angeles’a taşınıp yapımcı olmam için yapılan teklifi, ailem istemediği için reddetmem en büyük hatalarımdandır. Hem orada hem Türkiye’de çok daha başarılı olmayı reddetmiş gibi oldum. Ailemin tercihini ön plana almıştım, bu da iş hayatım için büyük yanlıştı.
- Amerika da yeniden evlendiğinizi duyduk, eşiniz kim, nereli, anlatmak ister misiniz?
Evet 2025 yılında yeniden evlendim. Eşimin adı Darija ve kendisi Slovak. Mutlu bir evliliğimiz var.
- Sağlık kontrollerinizi yaptırmak için geldiniz, Türkiye bu konuda daha mı iyi?
Sağlık kontrollerimi Türkiye’de yaptırıyorum. 26 yıldır aynı hekim ile beraberiz. Neden bilmeyen birine gidip tekrar başlayayım tekrardan? Kendi Türk doktoruma güveniyorum, ama tabi ki Amerika’da yaşıyorum uzun zamandır. Orada da doktorlarım var. Çok sevdiğim, çok başarılı Türk cerrah arkadaşım var. Umarım ihtiyacım olmaz.












