BP Klinik; geliştirdiği ‘kişiye özel sağlık’ prensibiyle danışan kabulü sağlayan ve bütüncül yaklaşımla gelen hasta ve danışanlarının ihtiyaçlarını karşılayan bir sağlık merkezi.
Ülkemizin değerli tıp insanlarından biri olan Onkoloji Profesörü Berrin Pehlivan, gönüllerde taht kurmuş bir bilim insanıdır. Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Öğretim Üyesi olan Berrin Pehlivan, onkoloji hastalarının yanı sıra, Levent’te kurduğu BP Klinikte sağlıklı yaşam hizmeti de veriyor. Berrin Hanım, bu klinikte ‘Kişiye Özel Sağlık’ mottosuyla, kanser başta olmak üzere, tüm kronik rahatsızlıklara karma disiplinlerden uzmanlarla hizmet veriyor. Prof. Dr. Berrin Pehlivan bizler için genetiğin ve genetik testlerin ne kadar önemli olduğunu anlattı.

Sağlıklı yaşam, beslenme veya tedavi deyince artık en çok vurgulanan ‘kişiye özel’ formatı oldu…
Kurucusu olduğum BP Klinik; geliştirdiği ‘kişiye özel sağlık’ prensibiyle danışan kabulü sağlayan ve bütüncül yaklaşımla gelen hasta ve danışanlarının ihtiyaçlarını karşılayan bir sağlık merkezi. Kişiye özel sağlık prensibini temele oturtmamızın nedeni, herkesin bambaşka sağlık ve hastalık potansiyeline sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bazen genetik aktarımlar bazense yaşadığımız hayat ve çevre standartları, bizlerin genel sağlık mekanizmasını etkilemektedir. Her ne şekilde olursa olsun, bizim için danışanlarımızın ihtiyaçlarını öğrenmek ve onlara özel konseptte tedavi ve takviye yöntemleri geliştirmek esastır.
Hepimiz birbirimizden farklıyız ve özeliz
Yılardır kanser hastalarıyla çalışan bir hekimim. Mesleki uzmanlığımdan beslenerek temeline hakim olduğum hücre biyolojisinden, ‘kişiye özel’ tanım ve yaklaşımının ne denli yerinde olduğunun farkındayım. Çünkü hepimiz birbirimizden epey farklıyız ve özeliz. Dünya üzerinde kendimizden bir tane daha var mı mesela? Varlığına dair iddialarda bulunan olursa, parmak izimiz ve DNA’mız yalanlayacaktır zaten. Bu durumda akıllara şu soru geliyor: “Bazı uzmanlarca tavsiye edilen, bir yakınımıza ya da komşumuza iyi gelen vitamin, mineral veya besin takviyesi bize de iyi gelir mi?” Böyle bir soruya yüzde yüz ‘evet’ ya da ‘hayır’ demek mümkün değil. Ama bilmemiz gereken bir husus var ki; birilerine iyi gelen takviyeler bize de -kesin- iyi gelir kanaati yanlış bir değerlendirmedir.
Dijital veya geleneksel medya üzerinden bir uzman görüşü ya da yakınımızın tavsiyesini kendimizde deneme ve tüketme alışkanlığımızın tek nedeni, kolayımıza gelmesidir. Sırf elimizin altında bulunan bitkisel ürünler veya kolay erişilebilir besin maddeleriyle bizlere sağlık vadediliyor diye, sunulanı kabul etme refleksimiz devreye girebiliyor. Fakat hiçbir insan kolay bir gen dizilimi, metabolik ya da immün sisteme sahip değildir. Birine ya da birilerine iyi gelen katkıların herkese iyi gelmeyeceğine dair kanıtlarımız, geçmişteki gibi zayıf değil. Ya da bize neyin iyi geleceğini bulmanın yolu da zor değil.

Hücrelerimizi ve genetiğimizi iyi tanımalıyız
21. yüzyıl bilim ve teknolojileri ile yapılan ‘genetik testler’ bize kendimiz hakkında, zerrelerimize kadar detay veren bilgiler sunuyor. Hücrelerimizi ve genetiğimizi çok yakından tanırsak, kişiye özel sağlıklı bir hayatı şekillendirebiliriz. Kendi kliniğimde yaklaşık 3 yıldır yaptığımız yaşam genetiği testleri bize bu konuda çok ilginç tecrübeler kazandırdı; bazen çıkan sonuçlara kendimiz bile şaşırıyoruz. Örneğin benim genetik testimde ozon kesinlikle yaptırmamam gerekiyor. Herkesin birbirine “ben çok yararını gördüm sen de yaptır” dediği ozon benim zaten yavaş çalışan DNA tamir mekanizmalarımı daha da yavaşlatıyormuş. Yani bırakın yararı veya en azından zarar vermez söylemini; aksine, ozon bana zarar veriyormuş. Zaten yaptırdığımda da hiçbir şey hissetmediğim için birkaç seans sonrası kesmiştim.
Bu sebeple benim kliniğime başvuranlara genetik test yaptıramayacaksa 3-4 seans uyguladıktan sonra kendisini nasıl hissettiğini soruyorum ve bir değişiklik yoksa, ozon kürlerine devam etmiyorum. Çünkü o kişi de benim gibi ozondan zarar görüyor olabilir. Mesela zerdeçal; hepimizin kanserden korunmak için tüketmeye çalıştığı bir ürün, ancak benim karaciğerimde halihazırda zayıf çalışan bir grup enzimimi daha da yavaşlatıyor. Test yaptığımız birçok insanda da zerdeçal ile olan ilişkisinin benim gibi olduğunu gördük. Zerdeçalın iyi gelmediği bir kişinin herhangi bir sebeple ilaç kullanmak zorunda olduğunu düşünün; ilaç, metabolize edilip vücuttan atılmayacağı için yan etki gösterme olasılığı artacaktır.
Bitkisel ve zararı yok diye aldığımız tüm ürünler karaciğerimizde metabolize ediliyor ve oradaki antioksidasyon/oksidasyon, detoksifikasyon gibi birçoğumuzun epey aşina olduğu işlemleri hızlandırıyor veya yavaşlatıyor. Vücudun normal işleyişini bozmanızın yanı sıra bir de varolan hastalığınız sebebiyle ilaç kullanmak zorunda olduğunuzu düşünün! Enzimlerin hızlanması ile ilaçlar vücuttan hızlıca atılıyorlar ve etkinlikleri azalıyor veya tam tersi vücuttan atılması yavaşladığı için kandaki dozu artıyor ve yan etki oluşuyor olabilir.
Hepimiz detoks sularının çok yararlı olduğunu düşünüyoruz değil mi? Ben de öyle düşünüyordum. Hatta birkaç günlüğüne işleyişi görmek için gittiğim bir detoks merkezinde 4 gün kalıp o sulardan bol bol içtim. Çıktığımda cildim parlıyordu, çok iyi geldiğini hissettim ancak içtiğim o sulardaki maydonoz ve elma benim COMT adındaki bir enzimime etki ederek bana zarar veriyormuş. Az yiyip, çay kahveden uzak kalmak, temiz hava ve yoga bana iyi gelmişti muhtemelen ama ısrarla içtiğim ve içinde bana yaramayan ürünleri içeren detoks suları benim bağırsaklarımı rahatsız etmekle kalmayıp, DNA’ma zarar veriyor ve kronik hastalıklara daha çok yaklaştırıyordu.

Birine iyi gelen size de iyi gelecek diye bir kaide yok
Ben artık sosyal medyada veya konvansiyonel medyada “sabah kalktığınızda sürahi içerisine limon, zerdeçal, zencefil koyduğunuz suyu için” diyen meslektaşlarımı esefle karşılıyorum. Bu günümüz akıl ve bilimine yakışmıyor. Hepimiz birbirimizden ayrıyız ve tekiz; birine iyi gelen bana iyi gelmeyebilir. Biz hekim ve uzmanlara düşense, bilimin ışığında, teknolojinin imkanlarıyla açıklamalar yapmak ve halkı bilinçlendirmek, farkındalığını sağlamak olmalıdır.
Sosyal medyada aralıklı oruç kadar reklamı yapılan çok az şey vardır; oysa genetik test yaptığımızda yapmaması gereken pek çok danışanımız olduğunu gördük. Aralıklı oruç ile vücut kendini kıtlık durumundaymış gibi algılayıp kortizon salgılayarak daha çok şişmenize, kilo almanıza sebep olabiliyor.
Hayat tarzımızı, stilimizi, yediklerimizi, içtiklerimizi genlerimize göre seçmeliyiz
Artık sağlığımızı dedikodulara göre değil, farklılıklarımıza göre davranarak yoluna koyabileceğimizi bilmemiz gerekiyor. Hayat tarzımızı, stilimizi, yediklerimizi, içtiklerimizi ve deneyimlediğimiz her şeyi şuna buna değil de genlerimize göre seçmemiz gerekmektedir. Yani hepimize aynı düzeyde iyi gelecek bir ilaç, bir tedavi, bir yaklaşım yok. Buna dair bizlere servis edilen iddiaları olduğu gibi kabul etmemizi ya da kolaya indirgememizi dayatacak bir zayıflıkta da değiliz. Nitekim bilim ve teknoloji, insan sağlığına dair çok güçlü altyapı ve imkanları bizlere sunmaya devam ediyor.
Aslında yapmamız gerekenler çok zor değil. En basiti, algımızı komşumuzdan, falanca hanımdan, sosyal medyadan ayırıp, kendimize çevirmek. Vücudumuzun, beynimizin, bünyemizin sevmediğini zorla içeri almamak. Bunun bir adım ötesine gidebilecek maddi-manevi gücümüz varsa, genetik testlere başvurmak ve kendimizi, hücrelerimizi biraz daha iyi ve net tanımak. Yani 21’inci yüzyıl bilim ve teknolojisinde sağlıklı kalma, sağlıklı yaş alma ve “longevity” avantajını genetiğimize göre sağlamak.












