Mayıs ayında Cahide Palazzo’da düzenlediğimiz 17. Quality Ödül Töreni için “Bana ödül verdiğiniz o gece hayatımın en özel gecelerinden birisiydi” diyen müziğin yaşayan efsanesi Fatih Erkoç ile Genel Yayın Yönetmenimiz Salih Keçeci, Bodrum Marina’da bir araya geldi.
Türk müziğine yön veren usta sanatçıyla, çocukluk yıllarında babasından devraldığı müzik mirasından konservatuvar yıllarına, cazın peşinden gittiği Norveç macerasından bugünün yapay zeka destekli müzik dünyasına kadar uzanan büyüleyici bir yolculuğa çıktık.
Yaşadığı sağlık sorunlarını geride bırakarak sahnelerde adeta küllerinden doğan yaşayan efsane Fatih Erkoç, geleceğe dair heyecan verici projelerini ve içindeki hiç sönmeyen müzik aşkını anlattı.
Babadan gelen genlerinizle, küçük yaşlarda size hediye ettiği kemanla başladı sanırım bu hikâye? Bu bir yönlendirme miydi yoksa zaten sizin babadan kaynaklı genlerinizde o müzik aşkı var mıydı?
Babam bana o kemanı 3-4 yaşlarında hediye etti. İçimde henüz o yaşlarda bile müziğe karşı bir ilgi, bir aşk vardı. Genetik olarak da bir şeyler olduğuna inanıyorum elbette. Babam da udi olduğu için genelde evin erkekleri çocuklarının kendi mesleğini yapmalarını tercih eder. Babam da 15 yaşında ud çalmaya başlamış. Zeki Müren de dahil zamanın birçok ünlü sanatçısına eşlik etmiş bir müzisyendi babam.

Zeki Müren ile ilgili hatıranızda kalan bir anı var mı?
Olmaz mı, var tabi ki. 1960’lı yıllarda Zeki Müren, Sinan ile benim sünnet düğünüme gelmişti. Hatta şunu hatırlıyorum, zarf içerisinde bize 100’er lira vermişti. O anları çok iyi hatırlıyorum çünkü Zeki Müren herkes gibi benim için de çok büyük bir isim. Babamdan kalma taş plaklarını hala saklıyorum. Hatta plakların birisinde Zeki Müren’in ‘Bırakıp Gitme Bu Akşam’ şarkısında babamın ufak bir ud taksimi var. Ben o taksimi alıp kendi şarkılarımdan birinde kullandım.
Zeki Müren’le birlikte çalışma şansınız oldu mu?
Maalesef olmadı. Türk Sanat Müziği’ni seçmedim tarz olarak. Ama küçük yaşlardan itibaren Zeki Müren’in şarkılarını dinliyordum ve çok aşinaydım eserlerine. İlkokulu bitirdiğimde annem de anladı ki benim başka bir meslek seçme şansım yok. Beni İstanbul Belediye Konservatuarı’na yazdırdılar. Oraya başladığımda da tarzım Klasik Batı müziği oldu.
Belediye Konservatuarı’ndan mezun olamadınız diye biliyorum. O dönemdeki ruh haliniz neydi? Müzisyenlikten vazgeçtiğiniz bir dönem mi oldu?
Bir süre küstüm diyebilirim. Öğretmenlere karşı çok büyük saygım var ama söz meclisten dışarı, ilkokulda yaramazım diye öğretmenim beni bir yıl sınıfta bıraktı. Doğal olarak konservatuara 1 yıl geç başladım. Sonra hazırlık sınıfı, birinci ve ikinci sınıf derken, Fizik dersinden sınıfta kaldım. Doğal olarak 1 yıl daha kaybettim. Sonra beşinci sınıfa geldim. Orada da Tarih ve Coğrafya’dan bıraktılar. Müzik derslerim süper ama ben konservatuarda aldığım ekstra dersler yüzünden sene kaybedince soğudum maalesef. Sonuçta orada müzisyen olacağız. Mezun olduğumuzda yapacağımız meslek belli, niye bu dersler? Toplamda 3 yıl kaybım oldu. Ben de okulu bıraktım. Tabi bu durumda annem çok üzüldü.
Ama o süreçte zaten bir yerlerde çalışıp para kazanıyordum. Trombonda çok iyiydim. Piyano öğretmenim Hülya Saydam’ın kocası Erdoğan Saydam da viyola öğretmeniydi. Bana İstanbul Senfoni Orkestrası’na girer misin dedi? Ben de “olur hocam” dedim. Okuldan ayrıldığım halde, normalde mezun olup giremeyebileceğin bir orkestra için bana teklif geldi. Beni sınava soktu ve başarıyla geçtim sınavdan. 4 ay memuriyet yaptım. Çok da güzel oldu, iyi de maaş alıyordum ve ekstra işlere gidiyordum. Ancak eklemek isterim, Norveç’ten döndükten sonra yarım kalan Konservatuvar eğitimini bitirdim ve diplomamı aldım

1970’de İstanbul Gelişim kuruldu. 1971’de de İstanbul Gelişim Orkestrasına girdiniz. Bu süreç nasıl gelişti?
Trombom ve flüt çalıyordum. 1971 gibi Teklif geldi hemen kabul ettim. Çünkü benim için İstanbul Gelişim’e girmek çok büyük bir olaydı. Çünkü oradaki müzisyenler, onların çaldıkları parçalar resmen efsaneydi. Onno Tunç, Atilla Şereftuğ gibi saymakla bitiremeyeceğim efsanelerle bir aradaydım. ‘Nihayet’ adında bir albüm de yaptık. O süreçte ben de onlarla trombon ve flüt çaldım ayrıca da şarkı söyledim. Ancak 1973’te ayrıldım.
Herkesin hayalini kurduğu bu orkestradan birkaç yıl sonra neden ayrıldın?
Ayrılma gerekçem tamamen askerlik göreviydi. 2 yıl kadar çalıştık, sonrasında askerlik zamanım geldi ben de ayrılmak zorunda kaldım. Ankara Orduevi. Ben askerliğimin son ayını izne bırakmıştım. Erol Tekcan ile caz çalıyordum o zaman. Hemen orduevinin karşısında bana bir şov ayarladı. Ben 45 dakika şarkı söyleyip 500 lira yevmiye alıyordum sene 1975. O dönem güzel bir para kazandım. Sonra “ben illa Norveç’e gideceğim” dedim. Norveç’te Emin Fındıkoğlu Orkestrası’na katılmak nasip oldu
Uzun yıllar Norveç’te yaşadınız. Bu hikayesi nasıl başladı?
Emin Fındıkoğlu arkadaşlarıyla yurt dışına çıkmıştı. Ekipten Cankut abi ile çalışmışlığım vardı, o da sağ olsun beni övmüş Emin Fındıkoğlu’na. O da bana kontrat yolladı, ‘Bize katılır mısın?’ diye. Ben de hemen kabul ettim. Yurt dışında tam 11 sene birlikte çaldık. Askerliğin son günlerinde çaldığım otelde sadece 45 dakika, smokinimi giyip şarkı söyleyerek 500 lira kazanıyordum, Norveç’e gittiğimde, her gece 4-5 saat çalıp ayda 2.250 kron kazanıyordum. O zamanlar 500 lira 200 kron ediyor. O otelde 45 dakika şarkı söyleyerek ayda 6000 kron para kazanıyormuşum yani. Arada uçurum gibi kazanç farkı vardı. Yurt dışına olan özenti, müzik sevgisi ve gençliğin verdiği heyecanla öyle bir maceraya atılmıştım o zamanlar.
Müzisyen genç bekar bir delikanlısın. Özel hayata girmem ama samimiyetine sığınarak soracağım, çapkın mıydın?
Utangaç da bir tavrım vardı o zamanlar, gerçi hala bir miktar var. Mesela 16 yaşında genç bir delikanlıyım, Hilton otelinde orkestra ile çalıyoruz. Kızlar bana bakıp gülüyordu ben de utanıp başımı öne eğiyordum. Kızlarla iletişimim çok zayıftı. Emin Hoca beni Norveç’e çağırmak için yazdığı mektupta; ‘Burada kızlar öyle güzel, böyle güzel, öyle serbest böyle serbest’ diye yazınca da aklımı çelmiş oldu. Oraya gittiğimde gündüzleri kafede oturup bakıyordum, bir iki kız oturuyor yanlarına gidip onlarla sohbet etmeye başlamıştım. Bazılarıyla da arkadaşlığım oldu tabi ki. Böylelikle İngilizcemi de geliştirdim.
RÖPORTAJIN DEVAMI VE ÇOK DAHA FAZLASI İÇİN DERGİMİZİ TRENDYOL ÜZERİNDEN SATIN ALABİLİRSİNİZ


















