1998 yılında Türkiye’de ilk kez ileri tekniklerle desteklenen kişiye özel check-up programlarını başlattım.
Dr. Jan Klod Kayuka’nın adını çoğunuz gibi ben de ilk kez Mehmet Ali Erbil’in yıllar önce rahatsızlanarak Alman Hastanesi’nde yoğun bakıma kaldırıldığında duymuştuk. Ümitsiz vaka gibi görünen o günlerin devamında Erbil, güle oynaya taburcu olmuştu.
Nadir hastalıklar ve gastroenteroloji Uzmanı olan Dr. Jan Klod Kayuka iyi bir Fenerbahçeli, arkadaş canlısı ve güler yüzlü bir hekim. Dr. Jan Klod Kayuka, ülkemi çok seviyorum, burada doğdum burada öleceğim diyor. İngilizce, Fransızca ve Arapça bilen Dr. Jan Klod Kayuka ile Teşvikiye’deki kliniğinde isim hikayesinde akademik kariyerine dek keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Hocam isminiz çok özel, bir hikayesi var mı?
Ben Antakyalı Hristiyan bir ailenin çocuğuyum. Annem doğum sırasında sıkıntılar yaşarken babam hep bir kız çocuğu bekliyormuş. O zamanlar erkek bakma şansı yok. Tekrar erkek gelince önce bir üzülüyor. Sonra çevresinde ‘Ne isim koyalım’ diye soruyor. Bir aile yakınımız, ‘Ben bir kitap okuyorum, kitabın da kahramanı Jan Klod’ diyor. Annemin ismi Jaklin, babamın Paul. Ama Jan Klod, çok sık kullanılan bir isim değil. Kitaptaki kahramanın adı. Babam da ‘Harika, bu isim çok hoşuma gitti. Bu adam ya memleket için çok faydalı olacak ya da serseri olacak’ diyor. Bu aslında aile içi bir hikâye, söylediğim bir konu değil ve ilk defa anlattım.
Sizi tıp okumaya iten etken ne oldu?
Ortaokula giderken babam kalp krizi geçirmişti. Çok şükür doktorlar sayesinde atlattı. Küçük şehirde çok sevdiğimiz doktorlar vardı, babamı evde ziyarete gelirlerdi. Onların da etkisinde kaldım. Doktor olma isteğim o zaman ortaya çıktı. 12-13 yaşlarından itibaren hep doktor olmak istiyordum. Sonunda doktor olarak ben de insanlara şifa olmaya çalışıyorum.
İstanbul Tıp fakültesini dereceyle bitirip Paris’e gitmişsiniz. Bu süreci nasıl anlatırsınız?
Tıp fakültesinde iç hastalıkları uzmanlığını bitirdim. Benim gönlümde gastroentarolog olmak vardı. Paris’te gastro entrolog bir kuzenim vardı. Onun vasıtasıyla bir üst ihtisas diyeceğimiz endoskopiyle ilgili diploma aldım. 1,5 yıl kadar Paris’te kaldım. Oranın en üst düzey tıp fakültelerinden Cochin Hastanesi’nde çalıştım. Devamında Çapa’ya dönüp gastroenterolojide devam edecektim. Ancak o dönemlerde İstanbul Üniversitesi’nde kadro sorunu vardı. 5-6 ay çalıştıktan sonra bize ‘Maalesef kadro veremiyoruz. Herkes yoluna baksın.’ denildi. O dönem ben bu olaya çok üzüldüm, kızdım ve istifa ettim…
Birçok insan Avrupa’da yaşamanın hayalini kurarken sizin sizin Paris’ten Türkiye’ye dönme sebebiniz ne oldu?
Ben ülkemi çok seviyorum. Kesinlikle yurt dışında yaşamayı düşünmedim. Ben o yıllarda başvursaydım çok kolay kabul alırdım ama ben ülkemde çok mutluyum. İnşallah son nefesime kadar burada yaşayacağım, hiçbir zaman da bu kararımdan pişmanlık duymadım.
Çapa’da kadro olmadığı için istifa ettikten sonraki süreç nasıl gelişti?
Çapa’dan ayrıldıktan sonra özel hastanede çalışmak istedim. Yıllardır İstanbul, Cihangir’de oturuyordum. Semtimizde Alman Hastanesi vardı ve çok güzel bir hastaneydi. Alman Hastanesi’ne gidip patron Azmi Ofluoğlu’yla görüştüm. Bana gerçekten detaylı yapabileceğimiz modern bir check-up bölümü kurmak istediğini anlattı. Bunun başına geçip geçemeyeceğimi sordu.
Ben İngiltere’deki, ABD’deki, dünyanın gelişmiş ülkelerindeki en iyi check-up merkezlerini etüt edip, onların uyguladığı programlarla, bizim hastanenin aldığı yeni cihazları birlikte kullanarak 1998 yılında Alman Hastanesi’nde “Check-Up Ünitesi”ni kurdum. Türkiye’de ilk kez ileri tekniklerle desteklenen kişiye özel check-up programına başladık. O dönemde Türkiye’nin bütün iş adamları, siyasileri, bürokratları, holding yönetimleri, genel müdürleri check-up’tan geçirdik. İnanılmaz popüler bir program oldu ve çok büyük rağbet gördü.
Siz Cochin Hastanesi’nde nadir hastalıklar ve gastroenteroloji üzerine çalıştınız. Bu nadir hastalıklar nedir?
Cochin Hastanesi iç hastalıkları servisinde nadir hastalıklar bölümü vardı. Burada birçok hasta görme ve takip etme şansım oldu. Bunlar uzun süre yatış gerektiren genelde bağışıklık sistemi ile ilgili, sistematik romatizmal hastalıklardı. Bu klinikte çok kıymetli bir profesör ile çalışma imkânı buldum.
O dönemde Mehmet Ali Erbil’in teşhis konamayan rahatsızlığı ile Alman Hastanesi’nde size gelmesi mucizevi bir olay sanırım…
Alman Hastanesi’nde İleri tekniklerle desteklenen kişiye özel check-up programlarını başlattığım için Mehmet Ali Erbil’in check-up ve kontrollerini de o dönem ben yapıyordum. Bana rutin kontrollere geliyordu.
Rahatsızlandığında beni aradılar ve geldiler. Gribal enfeksiyon gibi tarif ettiler. Ancak meslek hayatımda karşılaştığım bir hastalık değildi. Benim tanıyı koymam, belirtileri araştırırken ortaya çıktı. İlk yatışta yoğun bakımlık oldu, ne olduğunu bilmeden ciddi mücadele ettik. Toksik şok dedik ilk etapta. Bunun ardından 2 ay sonra bize bir daha başvurdu. Yine aynı bulgular olmuş. Tekrarlayan bir şey olduğunu gördük. Kan değerlerini, tekrarlayan şok dalgalarıyla birleştirirken ‘Kaçış sendromu’ tanısını gördüm. Hiç hayatımda gördüğüm bir şey değildi. Kaçış durumu yoğun bakımdaki hastalarda görülür ama sendrom değil. Bu birçok bulguyu bir arada bulunduran, sebepsiz ortaya çıkan bir şey. Kesin tanı için kanda bir proteinin olması gerekiyordu. Biz de bunun araştırılmasını istedik ve tam oturdu.
Dünyada o sırada 65 ile 80 vaka arasındaydı. O dönemde 36 yaşındaydım, Mehmet Ali Erbil’in de en popüler olduğu dönemdi. O gün Çapa ve Cerrahpaşa’dan iki önemli hocama danıştım. Kendileri ‘Biz böyle bir şey bilmiyoruz.’ dediler.
O yayınları okurken, dünyada bu konuyla en çok uğraşan kişi, Cochin Hastanesi’nin hemen yanında çalışan bir dahiliye profesörü ile yazıştım. Lady Diana’nın yaşadığı kazanın ardından götürüldüğü hastanede. Mehmet Ali Erbil’in bulgularını attım, ‘Bu tablo, hastalığa tamamen uyuyor.’ dedi. Sonrasında Azmi Bey, ‘Bu hocayı getirtebilir misin? Gelsin burada hastayı görsün.’ dedi. Adam da şaşırdı, çünkü böyle bir şeye alışkın değiller. Gittim havalimanında karşıladım, kendisini ağırladık. Mehmet Ali Erbil’i kontrol etti burada. Fransa’nın en önemli profesörlerinden birisi. Tedavimizi düzenledik ve yol aldık. Halen Türkiye’de böyle takip ettiğim 3-4 hastam var.
Sağlık turizmi Türkiye’de son yıllarda artan bir değer. Size de sağlık turizmi ile gelen hastalar var mı?
Sağlık turizmi, bir ülkenin kendisini tanıtması için inanılmaz faydalı. Belirli kalitede, belirli standartlarda bu hizmeti verebilmeniz çok önemli tabi. Sonuçta konu insan sağlığı ve bireyselden de öte ülkemizi temsil eden bir konu.
Bu konuda ülkemiz çok başarılı. Büyük hastane grupları bu işe çok eğildi ve iyi işler yapıyoruz. Ben bizzat bunun içine girmedim ancak sağlık turizmiyle ilgilenen kuruluşlara yurt dışında çok başvuran oluyor. Teşhis konmamış hastalar geliyor ve bu durumda bana yönlendirme oluyor. Bu şekilde dahlim oldu.
Teknoloji tıp alanında da inanılmaz bir hızla gelişiyor. Robotik cerrahi dönemi başladı, bu konudaki düşünceleriniz nedir?
Çok haklısınız. Tıp alanında da teknoloji çok hızlı gelişiyor. Robotik cerrahi tek kelime ile mükemmel. Bence asrın buluşu ve çok etkileyici. Hiç unutmuyorum, 5 yıl önce Türkiye’nin en değerli ürologlarından birini izlemek için ameliyata girdim. Hasta ameliyat masasında yatıyor, doktor bir teknenin kaptan köşkünde oturur gibi oturan bir profesör. Hastayla arasında 3 metre mesafe var, oradan ameliyatı yapıyor. Yapay zeka ise muhteşem bir şekilde geliyor. Ayrıca öyle yeni aletler çıkıyor ki, bizim birkaç kardiyoloğun yapabildiği ekoları tek başına bir hekim, cihazı hastanın kalp bölgesine dokundurarak ölçüm yapıyor. En iyi kardiyoloğun 25-30 senede tecrübeyle kazandığı bu hassasiyeti bir cihaz hemen yapıyor. Tabii ki iş kaybı olacaktır ama sonuçta son kararı hep insanoğlu verecektir diye ümit ediyorum. Çünkü bu şu anda tartışılan bir konu.